Ramazan ASLAN - UYANIŞ


hacihisim44@mynet.com

  UYANIŞ

                                       

     Aylar olmuştu bekli de. Zihnini olabildiğince zorlamaya çalışıyordu. Fakat bir türlü hatırlayamıyor, hatırlamadıkça da kendi kendini yiyordu adeta. Bir sigara daha yaktı. Küllük izmaritlerle dolup taşmak üzereydi. Titreyerek ağır ağır yükselen duman, bürosunu görünmeyecek hale getirmişti neredeyse. Gözlerinde ince bir sızı bırakıyordu artık. Karşısındaki tabloya uzun uzun takılıp kalmıştı bakışları. Çerçevesi özel olarak yapılmış parlak sarı bir renge boyanmıştı. Her bir kıvrımına sanatçı sanatını büyük bir maharetle yansıtmıştı. İlk bakışta verilen emeğin boyutu göze çarpıyordu. Tablonun içinde büyükçe bir yazı vardı. Siyah zemine kazınmıştı.

 

      Bir nefes daha sigarasından çekti. Duman ciğerlerini sızlatıyordu ama umurunda değildi. Yazıdan, kan çanağına dönmüş gözlerini hala alamıyordu. Yıllar öncesinde bu işyerini açtığı gün kendi elleriyle asmıştı onu büyük bir özenle oraya. Sürekli gözlerinin önünde olsun da unutmasın diye. Bir an için yüzü kızardı, gözleri doldu. Sigarayı tutan elleri titriyordu. Bu böyle olmamalıydı dedi sessizce. Odası tüm genişliğine rağmen kendisine dar gelmeye başlamıştı. Ne oluyordu böyle kendisine. Sırtında olan yük bir anda kat be kat artmış bükmüştü belini.

 

     İçerisi serin olmasına rağmen ter basmıştı vücudunu. Ceketini bir çırpıda çıkarıp yanındaki siyah deri koltuğun üzerine bıraktı. Ellerini saçlarının arasında bir ileri bir geri götürüp getiriyordu. Uzun bir yola girmiş gençliğini, zamanını, sağlığını, yeteneklerini ve bütün imkânlarını bu uğurda harcamıştı. Büyük ümitler bağladığı, hayaller kurduğu, planlar yaptığı yolun sonu bir çıkmaz olarak karşısında duruyordu. Sanki bir el boğazına sıkıca yapışmış, nefes almasını engelliyor gibiydi. Elindeki sigarasını küllüğe bastı. Paketi buruşturup ileriye doğru savurdu büyük bir hınç ile.

 

    Burnundan derin bir nefes çekti ciğerlerine. Büronun içerisini bir sağa bir sola adımlamaya başladı. Biraz rahatlamak istiyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Nefes nefese kalmıştı. Bir an durdu. Yazının tam karşısında bulmuştu kendisini. Çıldıracak gibiydi. Düşüncelerin baskısından kurtulamıyordu. Her biri ağır zincir halkaları gibi boynuna dolanmış dik durmasını engelliyordu. Kendi kendine yine o sözü tekrarlayıp durdu. Bu böyle olmamalıydı. Bir kısmı dökülmüş, büyük bir çoğunluğu ağarmış saçlarını yolmak istiyordu adeta. Olduğu yere çöktü. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Bir süre öylece kalıverdi sessizce. Hafifçe doğruldu. Saate baktı. Öğlen vakti geçmek üzereydi. Çoraplarını çıkarıp köşede duran terlikleri ayaklarına geçirdi.    

 

    Abdestini almış seccadesini sermişti. Namaz için kıbleye yöneldi. Düşünceler kendini terk edeceğe benzemiyordu. Suyun taşları sürekli vurarak aktığı gibi düşünceler de beynine acımaksızın vuruyordu.

 

    Uzun yıllar boyunca terk etmeyip kıldığı namazlar, onu alıkoymamıştı günahlarından. Namazlarına nasıl da kıymıştı böyle. Görüntüden öteye geçmemiş, eyleme dönüşmemiş, huşu ve hudûdan uzaktı yıllarca. Yükseliş ve dirilişten ırak, kötülüklerini iyiliklere dönüştürmeyen, esaret bağlarını kırıp özgürlüğe ulaştırmayan, sönük, işlevsiz ve etkisiz kalmıştı. Namazla karanlıklardan aydınlığa çıkamamış, nefsini ayakları altına alamamıştı. Bambaşka hesapların, yaşam tarzların dolgu malzemesi haline getirmişti namazı. Hayatın içerisinden çıkarmış belli vakitlere tutsak kılmış, vicdanının çığlığını bastırmada kullanmıştı maalesef.

 

    Başını öne eğdi, utanıyordu. Yazı yine aklına geldi. Terlemesi iyice artmış, alnındaki ter damlacıkları yüzünden aşağıya doğru süzülmeye başlamıştı. Bu böyle olmamalıydı dedi yeniden. Genişliğin, kolaylığın olduğu, işlerin yolunda gittiği dönemlerde neden rahatsızlık duymamıştı ki? Neden bu düşünceler o dönemde kalbini sızlatmamış, yüreğini daraltmamıştı? Gök kubbe tüm genişliğine rağmen neden üzerine her an düşecekmiş gibi hissetmemişti o dönemde? Bilmiyordu neleri yapıp nasıl davranacağını. Şimdi bir de bunun sıkıntısı kendisini kıskıvrak yakalamış, kendinden tiksinir bir halde bırakmıştı.

 

    Sakalını ıslatan gözyaşlarını elleriyle sildi. Titrek ve hafif bir sesle ellerini omuzlarının hizasına kaldırıp tekbir getirdi. Allah’ın büyüklük ve yüceliğini bu defa sadece dili ile değil, tüm içtenliğiyle kalpten söylemişti. Samimiyetin doruğunda acizliğini itiraf etmiş, dünyalık istek, tutku ve kaygılarını ellerinin tersiyle geriye atmıştı. Değersiz olanı değerliye tercih etmenin pişmanlığıyla ellerini büyük bir saygı ve huşu ile birbirine bağladı sıkıca. Kalbinin atışı hızlanmış sesini duyar hale gelmişti neredeyse. Yüzü utancından kıpkırmızı olmuş, boynu bükülmüştü. Kibirlenmenin, ne oldum delisi olmanın, nefsin tahakkümünün, geçici zevk ve eğlencelerin bir hiçe karşılık gelen anını yaşıyordu.

 

    İbadetin özü olan ve Rasûlüllah’ın (s.a.s) tavsiye ettiği bir dua döküldü dilinden: “Ey Allah’ım! Seni tesbih eder, tüm noksanlıklardan uzak tutarım. Ve sana hamd ederim. İsmin pek mübarek, şanın pek yücedir. Ve senden başka hiçbir ilah da yoktur.”

     

   Rabbiyle baş başaydı şimdi. Hiçbir zaman hissedemediği bir an yaşıyordu. Şimdiye kadar bundan mahrum kaldığına, böylesi bir güzelliği yaşamadan hayatını heder ettiğine üzüldü. Neleri kaçırmış meğer. Kendini hemen toparladı. Böylesi bir güzelliği Şeytan’ın dürtü ve vesveselerinden dolayı kaybetmek istemiyordu. Bu defa onu Allah’ı anmaktan, zikretmekten, sığınmaktan alıkoyamayacaktı. Kalbindeki kir ve pislikleri temizleyip oraya Allah’ı davet etmeye engel olamayacak, O’nu unutturamayacaktı. Sadece bedeniyle değil ruhuyla da orada bulunacaktı.

 

   Biraz durdu öylece. Şimdi tüm hücrelerini Kur’an’a açmak üzereydi. Rabbi kendisiyle konuşacaktı, kendisi de âlemlerin Rabbiyle. Bir sözleşme imzalayacaktı. Karşılığı ebedi saadet yurdu olan bir cennet… Heyecanı doruk nokrasına ulaşmıştı. Ağzı kurumuş bir halde; kovulmuş ve yerilmiş Şeytanın vesvesesinden, merhametlilerin en merhametlisi olan her şeyi işitip duyan Allah’a sığındı.    

 

    Âlemlerin Rabb’inden hidayet dileme ile dolmuştu kalbi. Tüm kalbiyle: “ Ey Rabb’imiz! Hamdimiz, övgümüz sanadır. Tam ve mükemmel olan ancak sensin. Sen kendini övdüğün gibisin. Biz seni övmede kusurluyuz, eksiğiz, naçarız. Senin övdüklerin övülmeye değerdir ancak. Yerdiklerini övmekten sana sığınırız. Yerdiğin bir yaşam biçimini, değer anlayışını, ekonomiyi, sosyal statüyü, hukuk sistemini, giyim kuşam tarzını, eğitim felsefesini övmekten, değer vermekten sana sığınırız. Senin merhametine muhtacız. Muhakkak ki senin rahmetin gazabını geçmiştir. Hakla batılın birbirinden ayrılacağı, iman edenlerle inkâr edenlerin durumlarının belirginleşeceği, münafıkların ortaya çıkarılacağı o din gününde bizleri razı olduklarının arasına kat ya Rabbi. O hesap gününün Malik’i Sensin. Bizleri cennet ehlinden eyle, cehennem azabından uzak tut” diyebildi zorbela.

 

    Birazcık duraksadı. Üfürüldüğünde hemen sönecek olan bir mum gibiydi. Küçücük bir yağmurun etkisiyle hemen yıkılıveren, temeli kaygan bir zemine inşa edilmiş toprak bir evi andırıyordu. Gözleri kararmış ayakta durmakta zorlanıyordu. Kendini toparlamaya çalıştı kaldığı yerden devam ederek:

     

 

    “Ya Rabbi bizler yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz. Senden başkasına kulluk etmez, kapısında el pençe durmayız. Kimseye el açmaz, minnet etmeyiz. Sana söz veriyoruz ya Rabbi! Halimizi sana arz ediyoruz. Sıkıntımızı, çaresizliğimizi, müşkülümüzü, talebimizi sana iletiyoruz. Ne olursun Allah’ım! Bizi dosdoğru yola ilet. Eğriliği, yamukluğu, inişi, çıkışı olmayan, cennete götüren, cehennemin korkunç azabından uzaklaştıran bir yola ilet. Peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin, salihlerin yoluna ilet. Ya Rab, kendilerine gazap ettiklerinin, sapanların, doğru yoldan yüz çevirenlerin yoluna değil. Madde ile mana arasındaki bağı kesenlerin, beden ile ruhun birlikteliğini yok edenlerin, ifrata ve tefrite sapanların, ilmi amelden, ameli ilimden ayıranların yoluna iletme Ya Rab!” dedi. Sonunda âmin diyerek derin bir nefes aldı. 

 

    Az buçuk soluklandı. Sanki yıllardır uykuda kalmış da yeni uyanmış gibi hissetti kendini. Yürüyüp, konuşup, çalışıp, gezip dolaştığı halde uyku halindeymiş meğer. Uyurgezerliğin bir başka çeşidini kendisi yaşamış. Baktığı halde görememiş, işittiği halde duyamamış, dokunduğu, temas ettiği halde hissedememişti gerçekleri. Ne yapmıştı böyle. Neden böylesi bir yaşam biçimiyle kendini kokuşmuşluğa, çürümüşlüğe, yok olmaya, bir hiç olmaya mahkûm etmişti. Bir anlam veremedi. Derin bir nefes alıp boğazındaki gıcıklığı temizledi.

 

    Kendi yolunda mücadele eden, fedakârlık yapan, pişmanlık duyan kullarını sahipsiz ve yardımsız bırakmayan Allah’ın (c.c) adıyla başladı Kur’an’dan okumaya: “Mü’minlere ışıl ışıl, aydınlık bir geleceği müjdeleyen sabahın aydınlığına, durulmaya, sakinleşmeye yüz tutan geceye andolsun ki; Rabbin seni ne terk etti, ne de darıldı. Öyleyse asla ümitsizliğe, yes’e, yılgınlığa kapılma; çünkü sonrası öncesinden daha hayırlı olacaktır. Ve Rabb’in sana bahşedecek sen de O’nun sınırsız lütuf ve ikramlarıyla hoşnut kalacaksın. Rabb’in seni bir zamanlar yetim bulup da barındırmadı mı? Seni imandan, kitaptan haberi olmayan yol bilmez olarak bulup da, doğru yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup da, muhtaç olmaktan kurtarmadı mı? Öyleyse sakın incitme yetimi! Ve asla azarlama senden isteyeni! Ve hep anlat Rabbinin sonsuz nimetini.” diyordu ayetler.

 

    Kendinden geçmiş yüzünde tatlı bir tebessüm belirmişti. Gözlerinden akan yaşlar, aldığı müjdeden dolayı bu defa farklı bir hal almıştı. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu sevinçten. Dayanamadı, tekbir getirdi. “Allah’u Ekber” diyerek rükûya vardı. Bugüne kadar önünde sevgi ve korkuyla eğildiği servet, güç, makam, mevki sahiplerini, yalancı, dolandırıcı, zalim yöneticileri bir kenara atıp yalnızca Allah’ın (c.c) huzurunda eğildi beli. “Azamet sahibi olan Rabb’imi –noksan sıfatlara sahip yaratıklara benzemekten uzak bilir- tesbih ederim” dedi defalarca.

 

   Tekrar doğruldu Rabb’ini tesbih ettikten sonra. Doğrulurken; “Semi’Allahu li-men hamideh” deyip Allah’ın kendisine hamd edeni işittiğini büyük bir huşu ile söyledi. “Allahümme Rabbena leke’l-hamd/ Ey Rabb’imiz olan Allah! Hamd sanadır!” diyerek O’na hamdu senada bulundu.

 

      Secdelere kapandı tekbir getirerek. Tüm gurur ve kibrini alaşağı etmişti. Topraktan geldiğini ve yine toprağa döneceğini kendisine hatırlatmış, iliklerine kadar yedirmişti secdeleri. Ne güzel bir nasihatçiydi. Kendisine aslını, ne olduğunu aslında ne olmadığını hatırlatıyordu. Allah’a (c.c) en yakın olduğu bir anı yaşıyordu. Bakmaktan gözlerini ayırmadığı yüzü şimdi yerlerde, Allah’ın (c.c) önünde ayaklar altındaydı. İki büklüm olmuş yüzü, elleri, ayakları hep birlikte teslimiyetini göstermişti. Beden ülkesinden, et ve kan yığınından uzaklaşmış mana âlemine geçiş yapmıştı. “En Yüce olan Rabbimi tespih ederim” sözleri döküldü yüreğinin derinliklerinden diline. Tespih ettikçe Rabbini yüzünü daha da bir bastırıyordu yere. Tüm güzelliklere kıvırdığı burnunu yılların acısını ondan çıkarırcasına şimdi yerlere olabildiğince sürüyor, tövbe üstüne tövbe ediyordu.

 

      “Allah’ım! Sana secde ettim, Sana iman ettim, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratana, ona şekil verene, onda göz ve kulak açana secde etti. Yaratanların en iyisi olan Allah ne mübarektir. Allah’ım! Gazabından rızana, ukûbetinden afiyetine ve Sen’den yine Sana sığınırım. Seni gerektiği gibi övemem çünkü Sen kendini övdüğün gibisin. Ya Rabbi! Benim günahlarımı bağışla. Ya Rabbi! Benim günahlarımı bağışla. Ya Rabbi! Benim günahlarımı bağışla. Merhamet et, bana ihsanda bulun, beni yücelt, bana hidayet ver” dedi, yaşaran gözleriyle…

 

    Namazı bitmiş kendisi de tükenmişti adeta. Duvarın dibine yığıldı öylece. Bir sükûnet kaplamıştı kalbini. Karanlıklar içerisinde kaybolmuşken bir ışığın süzmesiyle yolunu bulmuş gibi hissediyordu kendini. Kararlı bir halde ayaklandı. Köşede duran nemli bezi eline alıp yazının tam karşısına geçti. Tabloyu büyük bir özenle silip üzerindeki tozları temizledi. Bundan sonra çok işi vardı. Yorucu olacaktı ama kendi eliyle yapmıştı. Biraz durdu. Derin bir nefes alıp yazıyı tekrar yüksek bir sesle okudu: “EY İMAN EDENLER İMAN EDİN.”

 

Bu Yazı Şimdiye Kadar 272 Kez Okundu.

Yazarlar

Mustafa TERCAN

CAMİLERİN DEĞİŞMEYEN MÜDAVİMLERİ

Yazıyı Oku...

Ali YİĞİT

KÖYLÜ PAZARI KURULSUN

Yazıyı Oku...

Esengül AKYOL

O KİM?

Yazıyı Oku...

Haydar ŞAHİN

DARBE

Yazıyı Oku...

Suat GÜLŞEN

KERNEĞİN SUYUNUN AKIŞI GÜZEL

Yazıyı Oku...

Metin CAN

BİREYSEL KURTULUŞUN ŞİFRELERİ

Yazıyı Oku...

Ramazan ASLAN

UYANIŞ

Yazıyı Oku...

Muhammet KARACAN

ZAMANE HANIMLARI

Yazıyı Oku...

Son Kültürel Yazılar

Reklam

 
 
 
Künye | Yazar Girişi | Yönetici Girişi
© Copyright 2005 - 2011 MalatyaTecde.Net All Rights Reserved
Web Tasarım : Korhan ÖZBEK